İstanbul'a gelip de Kapalıçarşı'ya uğramayan bir seyyah yok gibidir. 18. yüzyılın Canstantinople'sini merak eden her seyyahın yolu bir kez de olsa Kapalıçarşı'dan geçmiştir.
18. yüzyılın İstanbul'unda yabancılar için klasik bir kaç tur vardır. Biri karşıyakaya, yani Üsküdar'a. Ölüler diyarından (yani Karacaahmet'ten) Bulgurlu'ya (yani Çamlıca tepesine) kadar uzanır. Bir diğeri, Pera'da bir süre dolandıktan sonra Boğaz'a yönelinir. Kimi
"Lüleler, çubuk boruları ve kehribardan yapılmış imamalerin satıldığı uzun bir dehliz, duvarları ateşe dayanaklı kalın tuğlalardan örülmüş çarşı binasına açılıyor. Burası, Yahudilerin, Mısırlıların, kısacası her milletten insanın aynı mahallede toplandığı, esnafın ticaretini yaptıkları mallara göre ayrı caddeleri tuttuğu, ayakkabıcı, eğerci ve diğer pek çok zanaatkarın ayrı mekanlarda bir arada bulundukları üzeri örtülü büyük bir kente benziyor. Her sokağın üzeri Kur'an'dan ayetler yazılmış ve çiçeklerle süslenmiş bir tonoz ile örtülmüş; yukarıdan ışık alıyor. Dükkanlar birbirine yapışık gibi, arkadaki kalın duvarın içine sergilenmeyen malların depo edilmesi için bir oyuk açılmış...
"...Burada en ilginç olan şey, her milletten insanın en karakteristik yönlerini görmek. Türk, ağzındaki uzun Rum
el kol işaretleri yaparak bağırıp çağırıyor; bu birbirini kesen sokaklardan karmaşık bir insan seli akıp gitmekte, tüylü sivri külahlarıyla Acemler, başa tersten oturtulmuş seramik çanağa benzer siyah şapkalarıyla Ermeniler, kuzu postu içindeki Bulgarlar, siyah türbanlarının üzerine eski püskü bir şal sarmış Yahudiler, süslü Rumlar ve yaşmaklı kadınlar, nasıl da kalabalık! Ve bütün bu hengamenin içinde seçkin bir Türk, başını sağa sola çevirmeksizin tüm ağırbaşlılığıyla oturmakta."
Kapalıçarşının en güzel anlatımını, diğer seyyahlar gücenmesinler ama İtalyan edibi Edmondo De Amicis yapar. İstanbul 1874 adını verdiği yapıtında Kapalıçarşı, İstanbul'a ilişkin anılarının en geniş yerlerinden birini tutar.
"Şimdi Altınboynuz'un iki sahilini dolaşarak, bütün İstanbul'u kuş bakışı gördükten sonra, İstanbul'un kalbine girmek, ve Kapalıçarşı denen o dünyaca meşhur, ezeli ve ebedi panayırı, harikalar, hazineler ve tarih hatıralarıyla dolu o gizli ve loş şehri görmek zamanıdır..." diye söze başlar.
"...Rastgele bir çarşıya dalın, günün yarısını farkına varmadan geçirirsiniz; mesela kumaş ve esvap çarşısına girin. İnsanın gözünü, aklını, kesesini kaybettirecek kadar zengin ve muhteşem bir çarşı, bir panayırdır. Temkinli olmak gerekir, zira ufacık bir heves yüzünden evden telgrafla yardım istemek zorunda kalabilirsiniz..."
Edmondo De Amicis, ebem kuşağının bütün renklerini içeren kumaşları Elhamra Sarayını seyredermiş gibi büyük bir hayranlık ve dikkatle izler. Ve sonra da hayranlıktan kaynaklanan bir ezikliği şu cümlelere döker: "Bir kadını seven herhangi bir erkek, bu çarşıdan milyoner olmadığını düşünerek çok bedbaht olmadan, bir an ruhunda şiddetli bir yağma duygusu ile coşmadan geçemez."
Sonra da bu düşüncelerden kurtulmak için çubukçular çarşısına sığınmaktan başka çare bulamaz:
"İnsan burada daha sakin hayaller kurar" diyerek yasemin, gül ağacından yapılan çubukları, billur gibi cilalı ve parlak yakut süslemelerini ayrıntılı bir şekilde anlatır. Ama ıtriyatçılar çarşısına dalınca, tekrar eski düşünceleri depreşmeye başlar. Bereket versin ki, bu düşünceler kuyumcular çarşısında biraz sakinleşir.
Derken yolu bu kez bit pazarına düşer. Gerisini ondan dinleyeyim: "Rambrandt burayı mesken tutabilir, Goya son kuruşunu burada harcayabilirdi. Haremlerden, kışlalardan, saraydan, tiyatrolardan taplanıp gelen pılıpırtı, bu mundar yerde kendilerini gün ışığına çıkaracak hevesli bir ressamı veya muhtaç bir dilenciyi bekler."
Edmonda De Amicis diğer seyyahlar gibi alış-verişini yaptıktan hemen sonra Kapalıçarşı'yı terketmez. Onun son saatlerini yani kapanış anını da bekler. Ahşap bir minarenin üstünden güneşin batışını haber veren gözle görünmez bir müezzinin sesi kemerli kubbelerin altında akisler yapar; Türkler'in bir kısmı dükkanlarının önüne seccadelerini yayıp akşam duasını mırıldanır, bir kısmı da çeşmelerde abdest alırlar.
Silah çarşısının asırlık ihtiyarları büyük demir kapıları kapatmışlardır; küçük çarşılar ıssızdır, koridorlar karanlıklarda kaybolur, sokak girişleri mağara ağızlarına benzer, arkanızdan ansızın develer gelir, sakaların sesi uzaklardaki kemerlerin altında can çekişir, Türk kadınları adımlarını sıklaştırır, haremağaları gözlerini dört açar, yabancılar çıkar, kapılar kapanır: Gün bitmiştir"
Burçak Evren
   

 

 
"İstanbul'un çarşıları yanında Palais Royal'in görkemli dükkanları; saçları gülyağı ve
mürrüsafi kokan, pahalı kumaşlardan
giysiler içindeki Doğulu bir kızla karşılaştırılan Parisli süslü bir
yosmacık gibi kalır."
Hans Chirsitan Andersen
main
index
zaman Tarabya'ya, kimi zaman da Yeniköy'e dek gidilir. Ama turların en görkemlisi Pera'nın karşı kıyısına olanıdır. Köprü geçilir, Mısır Çarşı'sına bir bakılır, Ayasofya ve Sultanahmet çevresinde bir dolandıktan sonra, ver elini Kapalıçarşı.zaman Tarabya'ya, kimi zaman da Yeniköy'e dek gidilir. Ama turların en görkemlisi Pera'nın karşı kıyısına olanıdır. Köprü geçilir, Mısır Çarşı'sına bir bakılır, Ayasofya ve Sultanahmet çevresinde bir dolandıktan sonra, ver elini Kapalıçarşı.
Hani Kapalıçarşı'nın bir kütüğü ya da defteri olsa da bir dile gelse. Kimler gelip geçmemiştir ki buradan. Krallar, sefirler, lordlar, düşesler, yazarlar, ressamlar ve de yaban ellerde serüvenin peşine takılı kalan meceraperest Avrupalılar... Ve daha niceleri...
Şimdi bir zaman tüneline girip 19. yüzyıla dönelim ve bu çarşıyı dolaşan ünlülerin peşine takılalım. Zaman mı Kapalıçarşı'yı değiştirmiştir, yoksa Kapalıçarşı mı zamana meydan okumuştur? Hep birlikte bu sorunun yanıtını öğrenelim.
İşe güzeller güzeli Miss Pardoeu'dan başlıyalım...
1835 yılının Aralık ayında babası binbaşı Thomas Pardoe ile birlikte İstanbul'a gelen ve dokuz ay bu kentte kalarak çeşitli kitaplara imzasını atan Miss Julia Pardoe; The Beauties of The Bosphorus (Boğaziçi'nin Güzellikleri) yapıtında Kapalıçarşı'ya da geniş yer verir.
"İlk gittiğimiz yer çarşı oldu. Arabadan büyük bir kapının önünde indik. Çarşı dediğim zaman basit bir alış veriş merkezi anlaşılmamalıdır. Çarşı, çeşitli malların bulunduğu bölmelerden oluşan bir bütündür. Bu bölmeler, üzeri kapalı küçük şehirler gibidir. Buradaki her sokak, mücevhercinin vitrininden tutun da, yün yastıktan, tüy mindere kadar, her biri birbirine göre ayrı çekicilik ve aşırı varlık gösteren belirli bir sanat ve ticaret yeridir.
"Bedesten, mücevher işlerinde son derece zengindir. Ancak bunları yeterince görmek isterseniz, ya alıcı olmanız, ya da alıcı gibi görünmeniz gerekir. Çünkü vitrinde cam kavanoz içinde görülenler, pek azları ve değerce düşük olanlardır. Kuyumcuların hemen hemen hepsi, sarraflar gibi, Ermenilerdir. Başkentteki sürekli işlerin çoğunun, Ermeniler'in elinde olduğu bir gerçektir. Bunlarda, sabırlı ve çalışmadan bıkmayan bir ticaret ruhu vardır. Öte yandan, riskli ve çekici girişimlerin daha karışık olanları, korkusuz ve gözüpek Rumlar'ın açgözlü pençelerindedir. "Elişleri sokağına girdik. Buradaki eşya sergilerinin, pek şirin bir görünüşü vardı. Her yanına; tütün keseleri, para keseleri ve sırma simle işlenmiş başlıklar asılmıştı. Hamamdan sonra, hanımların saçlarına bağladıkları, zevk ve ustalıkla işlenmiş, iki ağır işlemeli hamam yemenisi aldık. Bunlar, gerçekten çok beğenilecek şeylerdi.
"Oradan ayakkabıcılar çarşısına girdik. Burada, açıklı koyulu her renk kadife üzerine küçük inciler, ya da sırma ve sim ile işlenmiş terlikler gördük. Bunları da beğenmemek elde değildi. Bunların yanında da, yuvarlak el aynaları vardı. Çerçeveleri, akaları ve tutacak yerleri aynı motifle işliydi. Arkadan esansçıların cırtlak sesleri ile müşteri çağırmaları çevreyi çınlattı.
"Burası sanki kutsal Arabistan'ın minyatürüydü. Havasını, bir koku bulutu bürümüştü. Mal bolluğunun ne demek olduğunu burada gördüm. Kolonya şişesinden tutun da, küçük yaldızlı, sımsıkı sarılmış gülyağı şişesine kadar, Doğu'nun ve Batı'nın bütün güzel şeyleri bizi o bölüme çekti..."
Miss Pardeo sonra baharatçılar çarşısına gider. Tarçınları, çuvallar dolusu hindistancevizlerini, piramit şeklindeki karanfilleri anlatır. Lüks ve bolluk içinde kaybolduğunu, satıcılarının seslerinin uzun süre kulaklarından silinmediğini de çarşıdaki keyifli bir yolculuğun anısı olarak uzun süre saklar.
Kapalıçarşı'nın ilginç konuklarından biri de 20. yüzyılın ünlü
1899'da İstanbul'a yaptığı gezinin anılarını 1905'de basılan Mücadeleli Hayat kitabının Hilalin Altında bölümünde yayımlamıştır. Ünlü yazar, İstanbul'un masal diyarı adını verdiği Kapalıçarşı'ya da gitmeyi ihmal etmez. Hatta buraya gitmek için kendisinin peşini bırakmayan rehberini bir kaç kez de atlatmak zorunda kalır. Atlatmak istemesinin nedeni de gayet basittir:
"İşin aslı şudur ki, bütün otel rehberleri Kapalıçarşı'da dolaştırdıkları kurbanlarının sırtından paralar kazanmakta. Her alış-verişten komisyon almaktadırlar."
Knut Hamsun, bir yolunu bulup rehberini atlatır ve Kapalıçarşı'nın yolunu tutar.
Ünlü yazar sonunda Kapalıçarşı'ya ulaşır. Burada gördüğü manzara ise daha şaşırtıcıdır:
"...Çarşının Türk esnafı başlarında haşmetli türbanlarıyla dükkanlarının önünde bağdaş kurmuş oturuyor ve hiç ses çıkarmıyorlar. Eğer alıcıysam, altın yaldızlı şişeler içinde satılık merhemleri ve esansları ve gül yağları ve kokulu hapları var. Burada odalıkların ve efendilerin güzel kokması için her türlü sular, gözleri parlatmak üzere tozlar, kahveye katılmak üzere keyif verici damlalar bulunuyor. Alıcı değilsem de ziyanı yok. Bu esnaf haşmetli burunlu, sakin ve vakur insanlar. Oturmuşlar ve bırakmışlar hayalleri, maceraları ve görüp geçirdikleri her şeyi beyinlerinde pupa yelken dolaşsın diye. Bırakın Ermeni çığırtkanlık yapsın, Yahudi ezilip, büzülsün, yabancı gavurların gönlünü hoş tutmaya çalışsın. Türkler'deki huzur onlardan hiçbirinde bulunmaz, hiçbirinin peygamberin cennet bahçelerinde yeri yoktur."
Knut Hamsun Kapalıçarşı'daki gezisini sürdürerek çubukçuları, lülecileri dolaşır. Sonra binbir renk ve çeşitteki kıyafetlerin satıldığı yere gelir:
"...Kıyafetlerin satıldığı çarşıda sadece müstamel kıyafetler değil, bu kıyafetlere ait, asar-ı atika kıvrık kılıçlardan, işli torbalara kadar bir sürü aksam da bulunuyordu. Rengarenk çaputlar, Bedevilerin kurşuni renkli çuhalarından, kadifeden, ipekliden, kıymetli deriden yapılmış çeşitli kıyafetler buradaydı. Çeşitli zümreler- saraylıların broker setreler, harem kadınlarının ipek şalvarları, dervişlerin cübbeleri, Yahudilerin mintanları- burada bir araya gelmişti."
Kapalıçarşı'nın bir diğer ünlü konuğu ise Danimarkalı şair, masalcı, roman ve oyun yazarı Hans Christian Andersen olmuştur. Yazar 1842'de yayınlanan Bir Şairin Çarşısı adlı kitabının ikinci cildinde Doğu adını taşıyan bölümünde İstanbul'dan ve dolayısıyla onun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlanan Kapalıçarşı'dan da söz eder.
Sonra Kapalıçarşı'nın yolunu tutar. İstanbul'un büyüsüne kapılmış her seyyah gibi...