Osmanlı armasından esinlenme 19. yüzyıl sonuna ait bir broş.
Usta çırak ilişkisinin hiç aksamadan yürüdüğü bu mekanda Vahit Usta hepsi adına söz alıyor: "Beni bu işe 17 yaşımda Diyarbakırlı ustam Josef Kasapoğlu soktu. İyi de yaptı. Josef Usta, o sırada taksicilik yapan babamın müşterisiydi, 'Al çalıştır çocuğu' demiş. Geliş o geliş, bu işin büyüsüne öyle bir kapıldım ki, hayatta başka bir iş yapamayacağımı düşünüyorum."
Ustası, kalfası, çırağıyla işin heyecanına kapılıp bazen yemek yemeği bile unutan sadekarcıları işleriyle başbaşa bırakıp bir başka durağa geçiyorum. Mücevherin albenisini arttıran, değerini ikiye katlayan ustaların çalıştığı bir alana, mıhlayıcılara.
Mıhlayıcılar nazlı olur. Az konuşur, çok susarlar. Kapalıçarşı'da onların ünleri böyle. Ben söyleyenlerin yalancısıyım. Peki bu takı işinde mıhlama ne demek? Önce bunu anlatmalıyım.
Sadekarcılardan çapağı alınmış, kaynak yapılmış ama taşları konmamış montür, mıhlayıcıların önüne geliyor. Onlar o kıymetli taşları montürlere mıhlayanlar, yani takıya giysilerini giydirenler. Ustaların büyük bölümü el emeğinin, göz nurunun iyice bir değerli olduğu Amerika'nın Los Angeles kentine gitmişler. Şimdilerde iyice sayıları azalan mıhlayıcılar pek bir kıymetli ve bu nedenle pek nazlılar. Gerçekten reklamı ve konuşmayı pek sevmiyorlar.
Haklılar. Artin Kalaycı Usta'yı altın bir montüre pırlanta yerleştirirken yani mıhlarken izlemek onlara hakvermek için yeter. Luplar, iğne deliğinden küçük boşluklar ve toplu iğne başı kadar küçük pırlantalar. Bir, iki, üç.
Evet, Artin Usta, bizi bekletmekte, bizimle iş konuşmamakta haklı. Yaptığı işi anlatmanın en iyi yolu bu. "Arif olan anlasın "diyor. Kıymetli bir mücevher parçası bulup taşlarını inceleyin, işte o taşları, o sizin seçmekte, saymakta güçlük çektiğiniz taşları altın montüre mıhlayıcılar yerleştiriyor. Bu zor iş ne kadar ustalıkla yapılarsa takının değeri o kadar artıyor. Kapalıçarşı'da mücevher işiyle uğraşan esnaf söyle diyor: "Bir mıhlayıcı küçücük bir taşı bile görkemli bir hale getirebilir."
Onlar kaç para alırlar, pek bilinmezmiş. Taşı yerleştirmek için montür üzerinde tırnak açılırken dökülen altın tozu da onlara kalırmış, altın tozu deyip geçmeyin bu bir yıl içinde aşağı yukarı yedi sekiz kiloyu bulurmuş. Öyle diyorlar.Allah bin bereket versin. Herşeyi hakediyorlar. Ben sadece son söz şunu söylüyorum: Bu takı işinin en gizemli yeri mıhlayıcıların tezgahları. Onları, taş mıhlarken izlemek büyüleyici.
İşte altın montür elmaslarla süslendi. Peki bu elmasları, pırlantaları, yakutları, safirleri kim keser ? Bu işin ustaları daha çok yurtdışındaymış, en çok da İsrail ve Rusya'da. Zaten işi bilenlere göre eski zamanlarda en ünlü mücevher yapım ustaları hep Rusya'dan çıkmış. Ama şimdilerde onlara pek rastlanmıyormuş.
Nerede kalmıştık, evet, altın montürümüz elmaslarla süslendi, pek gözalıcı bir hale geldi ama iş daha bitmedi. Şimdi son bir cila gerek. Birileri de bu işi yapıyor, onlara da cilacılar deniyor. Evet, cila da yapıldı ve elmaslı montürümüz acayip parlıyor. Şimdi artık yerine yerleşmeli, bir vitrine. Sıra alıcı beklemede.
Evet yolculuğumuz sona erdi. Bundan böyle elinize kıymetli bir takı geçerse onu takmadan önce uzun uzun inceleyin, onun için dökülen emeği düşünün ve onu güzel taşıyın, bu uğurda dökülen emek bunu fazlasıyla hakkediyor.
Işıl Özgentürk
   

 

 
Bizleri mücevherin nesi cezbeder?
Sadece parasal değeri değil
elbette. Mücevhere gerçek
bir sanat değeri veren,
değerli madenlerle, değerli
taşları bir araya getiren
eller ve gönüllerdir. Ve bu
eller Kapalıçarşı'da çalışır.
main
index
Önce yeryüzü soğumuş, ardından maymun atalarımız ayağa kalkıp yürümüş ve insanın var olduğu günden bugüne ondaki süslenme isteği hiç kesintisiz sürüp gitmiş. Şöyle bir arkanıza yaslanıp geçmiş çağları, o günkü insanların giyim kuşamını, müzelerde gördüğünüz bin bir çeşit takıları aklınıza getirin; sözlerimde hiçbir abartma yok değil mi?
Mücevher, diğer adıyla süslenmek için kullandığımız takılar var oluş tarihimiz kadar eski. Üstelik 19. yüzyıla kadar erkeklerle kadınlar takılar konusunda birbirleriyle adeta yarış etmişler ama Sanayi Devrimi'yle birlikte takılar kadınlara kalmış ve gerçek mücevherler de zengin sınıfların bir şan gösterisine dönüşmüş. Neyse ki, takı sanayii en güzel imitasyonları piyasaya sürmüş, böylece yoksul ve orta sınıf kadınları da bu güzellikten paylarını almaya devam etmişler.
Bir broşu, bir kolyeyi, bir yüzüğü değerli kılan ne? En kolay yanıt şu: (Giydirilmemiş mücevher) montürün yapıldığı altın, platin ya da gümüş gibi madenler ve montürü süslemek için kullanılan taşlar. En değerli taşlar da şöyle sıralanıyor: Elmas, pırlanta, safir, zümrüt ve yakut. Sonra ikinci derecede kıymetli taşlar geliyor, aguamarin, ametist, topaz gibi.
Ama bir kolyeyi, bir yüzüğü, bir küpeyi gerçek anlamda değerli kılan yapımındaki ustalık, yaratıcılık. Tıpkı bir tablo, bir heykel gibi... Şimdi hayran olduğumuz takıların bu göz kamaştırıcı hale kimlerin emeğiyle geldiğini anlamak için, küçük bir yolculuğa çıkalım.
Tabii, ilk durağımız saf altının ya da gümüşün çıktığı maden ocakları. Yüzyıllardan beri altın ve gümüş, yeryüzüne binlerce insanın emeğiyle çıkarılmış, hala da çıkarılmaya devam ediyor. Özellikle altın madenlerinde çalışan Güney Afrikalı zenci işçilerin, bu zorlu işi kolaylaştırmak için kendi aralarında söyledikleri şarkılar, şimdi caz adı verdiğimiz bir tür müziğin ilk notalarını oluşturmuş. Bir an şu altın bileziğe şefkatle bakın, belki kulağınıza babasını maden göçüğünde yitirmiş küçük zenci bir kızın söylediği bir çocuk şarkısı çalınabilir. Olmaz öyle şey demeyin, deneyin.
Altın ve gümüş madenlerinde çok insan ölmüş. Elmas gibi kıymetli taşların, altının ya da gümüşün değerlerini arttıran biraz da bu ölümler.
Öyle ya da böyle insanlar, altın ve kıymetli taşları çıkarmak konusunda inanılmaz bir inat göstermişler ve dünyamızda bugünkü altın ve kıymetli taş stokları oluşmuş. Ama altın ve kıymetli taşlar boyunları, parmakları, ayak bileklerini, kolları süslemedikten sonra neye yarar? İngiltere Kraliçesi'nin elmas tacı olmasa pek de kraliçeye benzemez. Ya Kleopatra'nın o altın gerdanlıkları, en az yirmi kilo olduğu söyleniyor.
Sözün kısası dostlar, altını birilerinin işlemesi gerekmiş, taşları birilerinin en güzel biçimde dizip bize sunması gerekmiş ve sanatla zanaat arasındaki ince çizgide gidip gelen takı yapımı, takı sanatı doğmuş.
Şimdi yolumuza devam edelim: Takı yapımının çeşitli aşamalarında bu işe gönül verenler, yaratıcılığın gerçek anlamda tasarımla başladığını söylüyorlar. Yani birileri altını, elması, yakutu birbiriyle en güzel biçimde dans ettirecek, birbirini en güzel biçimde karşılayacak mücevher tasarımları yapıyorlar. Bunlar en eski çağlardan beri en kıymetli elemanlar, ilk ve orta çağda tasarımcılar aynı zamanda takıyı yapıp bitirenler. Ama iş bölümünün başladığı 19. yüzyıldan itibaren bu alan çeşitli iş dallarına ayrılmış durumda. Okullu ya da alaylı tasarımcılar şimdilerde sadece tasarlıyorlar. Yani mücevherin resmini çiziyorlar. Bundan sonra sıra kalıpçılara ve montaj işini yapanlara geliyor, onlara Sadekarlar deniyor. Sadekar kısaca (giydirilmemiş mücevher) demek. Yani Sadekarlar takının sadece metal kısmıyla uğraşıyorlar.
Bu bölümde ilk önce kalıpçılar geliyor. Mehmet Usta gibi... Usta dediğime bakmayın o daha 24 yaşında ama 12 yaşından beri bu işi yapıyor. Ben aradan çekilip sözü ona bırakıyorum.
"Tasarımcının çizdiği ya da herhangi bir katalogdan arzu edilen takı modeli önce bize gelir. Benim ve benim gibi kalıpçı arkadaşların işi modelin altın ya da gümüş madeni kullanarak kalıbını çıkarmaktır. Yani tasarımcının çizdiği resme hayat suyunu ilk biz veririz. Tabii lup
kullanırız. Çünkü bu iş en çok gözleri yorar. Çizilmiş modeli altınla ya da gümüşle çok güzel işlememiz gerekir. Güzel işlemeliyiz ki, iş güzel olsun, istenilen gibi olsun. Bir takıyı bir bina gibi düşünün, temeli biz atarız ve takı da bina gibi önce temeline bakılarak alınır."
Evet, tasarımcının çizdiği takı modeli, kalıpçı ustalarının elinde hayata geçiyor ama bu yetmiyor, çünkü artık bir takıdan tek bir tane yapılmıyor. O eskidenmiş şimdi seri üretim var. Bu nedenle takının kalıbının alınması gerek. Yani yolculuğumuz bu kez bir döküm atölyesine. Bütün döküm atölyelerinde, havada hep aynı koku var. Mum kokusu, kauçuk kokusu ve yer gök alçı. O atölyelerden birinde, yakında kendi heykellerini sergileyecek Erhan Köz. Erhan Usta bu son derece karmaşık işi, sizlere anlatmam için bana herşeyi altı yaşındaki bir çocukmuşum gibi tek tek açıklıyor.
Ve itiraf ediyor : "Bu döküm işini, uyulması gereken sırayı anlayabilmek tek bir seferde adeta imkansızdır." Şimdi ben sizler için bu imkansız işi ben başarmaya çalışıyorum. Erhan Usta, önce kalıpçının yaptığı altın montürü gösteriyor.
"Şimdi" diye söze başlıyor. "Önce özel, sadece bu iş için kullanılan bir mumla elimdeki altın ya da gümüş montürün bir kopyasını yapıyoruz. Sonra mum kopyayı makine yardımıyla özel kauçuk dilimlerine yerleştiriyoruz, bastırıyoruz böylece montürün kauçuk kalıbını elde ediyoruz. Neden? Çünkü daha sonra yapacağımız işlemlerde, her seferinde mum kopya eriyip yok olacak. Hep yeni baştan mum kopya yapmak zorunda kalacağız. Bu çok vakit alacak. İşte bu kauçuk kalıp bizim daha kolay ve seri mum montür kopyaları elde etmemizi sağlıyor.
"Daha sonra mum montürü alçıyla kaplıyoruz ve alçıyı bir makinede 780 derecede taşlaştırıyoruz. Bu sırada mum eriyor ve eriyen mumun yerinde boşluklar oluyor. Bundan sonra da eriyen mumun bıraktığı boşluklara 1.100 derecede eritilmiş maden akıtıyoruz. Böylece takının altın ya da gümüş montürünü seri halinde çıkarabiliyoruz."
Erhan Usta'ya "Kaç zamandır bu işi yapıyorsunuz?" diye soruyorum. "On sekiz yıldır yani neredeyse çocukluğumdan beri" diyor. O bir alaylı ama ikimizin de çok sevdiği ressam rahmetli Özer Kabaş ona hocalık etmiş. "Bu işi sevmeden yapamazsın" diyor ve hemen bana bir dolabı açıp mumla yaptığı kendi heykellerini gösteriyor, bunlar da takılar gibi alçılanacak ve daha sonra mumun bıraktığı boşluklara altın akıtılacak. Küçük altın heykeller olacak hepsi. Biri şimdiden satılmış.
Döküm işi bitti, yeniden sadekarların bulunduğu atölyedeyiz. Şimdi dökümcüden gelen altın ve gümüş montür parçalarının montaj ve temizleme başlıyor. Önce montaj. Çünkü montür dökümden parça parça geliyor, bunların birleştirilmesi, kaynak yapılması gerekiyor. Ve ne kadar itina edilirse edilsin, montürde kalan çapakların ayıklanması gerekiyor. Göze kuvvet bir işlem bu. En ufak bir hata kabul etmiyor. Sadekar ustaları, kalfaları, çırakları yan yana oturmuşlar. Önlerinde altın tozunun en ufak bir zerresinin bile kaybolmasına izin vermeyen deri önlükler var, çünkü onlara altın montürler tartılarak veriliyor, sadece yüzde onluk bir fire hoşgörülüyor, montajı yapılmış ve çapakları temizlenmiş montürler, bu işlemlerden geçtikten sonra yeniden tartılıyor.