benim hoşuma giden bir şey bulmak için dükkanları dolaşıyordum. Böyle bir huyum var, her gittiğim yerde dükkanları dolaşmaktan ve kendi beğenime uygun objeler keşfetmekten inanılmaz bir keyif duyarım. Kostantin'de de birşeyler bulmak amacıyla dolaşıyordum. Ama hayır, hoşuma giden hiçbir şey yoktu, eve götürülecek herhangi bir objeden vazgeçip, bari bir gümüş bilezik alayım dedim, onlarda da pek iş yoktu.
Neyse hikayeye geri döneyim, böyle söylene söylene dolaşırken, Türkçe bilen bir Cezayirli esnaf benim İstanbul'dan geldiğimi öğrendi. Ve bana şaşkın şaşkın bakarak "Sen" dedi, "dünyanın en güzel halılarının, en güzel mücevherlerin, en değerli antikalarının bulunduğu Kapalıçarşı'nın varolduğu kentte yaşıyorsun, buralardan hiçbir şey beğenemezsin."
Adamcağız haklıydı ama ben ne olursa olsun bir şeyler bulup evime götürmek niyetindeydim, sonunda gümüş bir bilezik aldım. Bu hikayeyi neden anlattım, kendimce Kapalıçarşı'nın büyüsünü çözmeye çalışıyorum ya, ipuçları topluyorum. Evet, burada bu Cebeci hanında ben kendimi tam bir dünya vatandaşı gibi hissediyorum. Dünyanın her yerinden gelmiş halılara, kilimlere bakmaya doyamıyorum ve bu renkli ve zengin kilim dünyasında aklımı yitirmek üzereyim. "Tanrım," diyorum kendi kendime "yeryüzünde kaç bin tezgah var ki, bu inanılmaz güzellikteki kilimler hiç bitmiyor."
Sonra bakırlara dalıyorum.
Doğduğum ve ilk gençliğimin geçtiği Gaziantep'e her gidişimde mutlaka bakırcılar çarşısına uğrarım, bakırın dövülürken çıkardığı o ritmik ses, benim çocukluğumun sesidir. Antep'de ilkokula giderken yolum bakırcılar çarşısının oradan geçerdi ve biz çocuklar bu seslerin ritmine uyup kendi kendimize şarkılar uydurur ve dans adımlarıyla yolumuza devam ederdik.
Şimdi ben bakırların binbir çeşidinin, en usta işçilikle sergilendiği bu mekanda çocukluğumun o muhteşem, tasasız günlerine geri dönüyorum. Sürahileri, kapları, fenerleri ellerken, onları seyrederken tarifsiz bir özgürlük duygusu beni buluyor. Bakalım hiç bilmediğim bir çeşit, bir farklı işçilik var mı ?
Beni siz Kapalıçarşı'ya bırakmayın, burada hiç sıkılmadan, tek bir şikayette bulunmadan insanoğlunun yarattığı güzelliklere bakıp, günlerce hayran hayran dolaşabilirim. Hiç unutmuyorum, dünyanın belki de en güzel toprakaltı heykellerinin bulunduğu Selçuk Müzesi'nin gezerken, küçücük, ünlü ressam Picasso'nun çaktırmadan aynını kopya ettiği bir altın heykel görmüştüm. Ona ne olursa olsun dokunmak istedim ve o zaman eski eser tutkusunu, bu işe adanan yaşamları ve deliliğe varan geçmişe yolculuk isteğini tam anlamıyla ilk kez o zaman anladım. Bu muhteşem bir şeydi. Kapalıçarşı da işte bende böyle bir tutku uyandırıyor, hele de eski mücevher bölümü. Kimbilir kimlerden geldi şu kuşlu elmas bronş,
şu parıltılar saçan elmas küpe, şu "beni al" diye bağıran saat. Oysa ben gerçek mücevher takmasını hiç sevmem, bu herhalde hiçbir zaman onları alacak param olmadığı içindir, ama bu herbiri bir sanat eseri olan küpeleri, broşları, kolyeleri seyretmek sadece güzelliğin varolduğu bir dünyada şaşırarak ilerlemeye benziyor. Tadına doyulmuyor.
Tanrım, insanoğlunun güzellik tutkusunun sonu yok. Büyünün nedenlerini bulmaya devam ediyorum.Ya, o Pakistan'dan, Suriye'den, Hindistan'dan gelmiş kumaşların çıldırtıcı renkleriKadifelerin göz kamaştıran parıltısı. En olmayacak renkler yanyana, hiçbir ressamın cesaret edemeyeceği bir renk fırtınası, bir isyan! Cebeci Han'da oturmuş bunları düşünüyorum, az sonra kapılar kapanacak ama ben hala büyünün nedenini bulamadım, ama epeyce yol aldım. Ve en azından şunu öğrendim, ben bu mekanda kendimi bir dünya vatandaşı gibi hissediyorum. Keyfim ve vazgeçemeyişim bundan.
   

 

 
"Beni siz Kapalıçarşı'ya bırakmayın,
burada hiç sıkılmadan,tek bir şikayette
bulunmadan insanoğlunun yarattığı güzelliklere bakıp, günlerce hayran hayran dolaşabilirim."
Işıl Özgentürk
Kapalıçarşı'nın en güzel mekanlarından biri olan Cebeci Han'da, her tür kilimden yapılmış yer minderlerine oturup, Suriye işi oryantalist sehpaların üstüne konmuş, Türk kahvesini yudumlarken bu mekanın büyülü olduğunu düşünmeden edemedim.Evet, gerçekten büyülü bir mekandaydım ve sanki uzun yıllardır burada yaşamışım gibi kendimi Cebeci Han'a ait hissediyordum. Neydi burayı bu denli çekici kılan?
Yıllar önce Cezayir'in Kostantin kentinde evime götürülecek ve benim