birlikte gelmiştir. Ama eğlenceliydi de, ferahlık vericiydi.Konak noktası demekti, gezginin yayan olarak vardığı bir han. Gerçi muhallebi sevmezdim ama ne gam! İnsan her zaman (nişastasız tarafından) sütlaç yiyebilirdi. Hatta, anneyi kafese alma imkanı varsa, dondurma bile...
Yakınlarındaki işyerlerinde çalıştığım sıralarda da zaman zaman uğradım Kapalıçarşı'ya. Ama o sıralar, küçücük Mısır Çarşısı'nın (belki de envai baharatı ve hemen kapı dışındaki zengin meyve-sebze çeşitleri nedeniyle) daha egzotik olduğunu düşünmeye başlamıştım. Gene de, bir şey eksikti tabii: Kapalıçarşı'daki lonca ruhu. Halıcılar, bakırcılar, kuyumcular, dericiler yoktu; onların sokakları yoktu. Neredeyse kayıp mesleklerin temsilcileri de. Şimdi zaman zaman gene o serin ve loş sokaklarda dolaşıyorum, hanları (özellikle gözbebeğimiz Cebeci Han) keşfe niyetleniyorum. Kapalıçarşı hem maceracı ruhumu depreştiriyor, hem de bu heyecanlı keşfin sonunda sükunet vadediyor. Belki de aradan öyle çok zaman geçti ki, Jano ile Yanik geri dönmüştür.
   

 

 
Yıllar boyunca "Kapalıçarşı" deyince zihnime hep serin ve loş bir imaj vurdu. Sanki o kalabalıktan, gürültüden, ısrarlı satıcı tiplerinden hiç haberim yokmuş gibi. Benim Kapalıçarşı'm, 1950'li yıllar başının Kapalıçarşı'sı oldu hep. Onun için de çocukluk anılarım arasında, gerçek görüntülere o sıralarda basılmış İstanbul kitaplarının siyah/beyaz kareleri eşlik eder. Çok parlak göründükleri halde, esrar barındıran bir karanlığı bence ancak kıyısından köşesinden aydınlatan ışıklara kanmadım. Kendime Orhan Veli'yi rehber edindim: "Kapalıçarşı / Kapalı kutu". Orhan Veli o günlerin İstanbul'unu benim için küçük kelime darbeleriyle yaratan kişiydi zaten. Sevdiği şehrin bir oyununa kurban gidip canından olan şairin de, tıpkı benim gibi, Kapalıçarşı'ya "İki Çocuğun Devrialemi" ve Jano - Yanik heyecanlarıyla yaklaştığını düşünüyordum.
Sevin Okyay
Beşiktaş'ta oturuyorduk, Kapalıçarşı'ya ender olarak giderdik, alışveriş yerlerimiz başkaydı: İstiklal Caddesi, bazen Bahçekapı. Kapalıçarşı annem için daha çok gezme mekanıydı. Arada bir merasimli geziler yapılırdı oraya. Büyükler kafalarına taktıkları saçmasapan bir şeyi bulup alıncaya kadar sokak sokak dolaşırdık. Çarşıyı örtü gibi kaplamış esrarlı karanlığı her ampulün iğnesiyle delen ışıklı sokaklar neşeliydi, hareketliydi, bana maceraperestlerin seyahat ettiği egzotik mekanları hatırlatırdı. Kapalıçarşı halkı, küçük çocukları sever gibiydi, insana iltifat ederlerdi (şimdi düşünüyorum da, herhalde bir müşteri bulma taktiğiymiş). Yorulsan da arabaya binemezdin, sadece bir yerlerde oturup dinlenebilirdin.Nerde peki? Elbette Çukur Muhallebici. Kalabalıktı, çoğu kez yer bulamazdık ama, genişçe bir yolun sonundaki dinsel çağrışımlar yapan bu yapı nedense benim aklıma hep Ziya Osman'ın "Sebil ve Güvercinler"iyle