Adı Kapalıçarşı. Neden kapalı? Üstü kapalı diye mi dersiniz? Yoksa üstü kapalı bir söylemle, taşıdığı gizem nedeniyle biraz gizli kapaklı olduğundan mı? Ya da esnaf geleneğini hala sürdürdüğü için, içine kapalı bir görünüm sergilediğinden mi? Kapalıçarşı'nın kapalılığının nedeni ne olursa olsun, beş yüz yıldır sayısız kapıları -yangın ve depremler dışında- herkese, ardına kadar açık.Kapalıçarşı, Osmanlı'nın en ihtişamlı döneminden, kanıyla canıyla, biraz
törpülenmiş olsa da geleneğiyle göreneğiyle, günümüze kadar kesintisiz gelebilmiş tek kurum.
Kapıları her ne kadar ardına kadar açık olsa da taşıdığı gizem yüzünden çoğunun gözünde Kapalıçarşı yine de -Orhan Veli'nin tanımıyla- bir "kapalı kutu".
İlk sayımızda bu kapalı kutunun kapağını aralayalım, içine bir göz atalım dedik.

Emine Çaykara Kapalıçarşı'nın yakın geçmişine, Çarşı'da uzun yıllardır çalışanlarla
bir göz attı, Füsun Saka ise günümüzün Kapalıçarşı'sını izledi:

Main
index

Kapalıçarşı hızla değişen dünyamıza
uyum sağlamakta zorluk çekmez. Müşteri
velinimettir; değişen zevklere Çarşı hemen uyum sağlar. Ama geçmişe özlem dinmez, tükenmez. İşte Kapalıçarşı'nın yakın geçmişi:

1930 doğumlu, 6 yaşından, yani ilkokuldan beri Kapalıçarşı'da halıların ve çarşının kokusuyla büyüyen Şemsettin Şengör, kapıdan giren her kişiyi ayakta karşılıyor. Yüzünde gülücükler, elini sıkıyor, müşteri namzetini dinliyor, anlamaya çalışıyor ve evine gelmiş bir konuk gibi rahat ettiriyor. Sıkıntı yok, gerginlik yok; içeride hayat su gibi dingin akıyor. Şengör ailesi, dört kuşaktır halıcılık yapıyor, Şemsettin Bey, aynı zamanda ünlü jeologumuz Celal Şengör'ün amcası. Dede Cemal Aga 1910'larda Prizren'den (Kosova) Uşak'a, oradan da 1918'de Kapalıçarşı'ya gelmiş. Aslında aile Osmanlı toplumunun canlı örneği: Aile, 1650'lerde Kastamonu'dan kalkıp Rumeli'ye Kosova'ya geçiyor; Balkanlara ait her tür el işleri -başta halı- uzmanlık alanları. Ardından tekrar Anadolu yollarından İstanbul'da buluyorlar kendilerini...
Şemsettin Bey "Eskiden zenginler halıyı sadece Kapalıçarşı'dan alırdı, yani genelde hep Türkler vardı. Yabancılar sadece konsolosluk çalışanlarıydı. Ya da yabancı okullardaki hocalar." Bugün hemen herkesin birkaç yabancı dili konuştuğu çarşıda eskiden Şemsettin Bey dükkanına Rafael, Sabetay, Mordo ve Jak'ı çağırırmış ki yabancı müşterisine satış yapabilsin. Laf, yine eski günler üzerinden sürüyor: "Hamallık yapan Bitli Mustafa'yı -ki gerçekten bitliydi-, sonra Çingene Yusuf'u özlerim. Yusuf, halıyı sırtından cetvelle ölçmüş gibi yukarıya, sırasına atardı. Ya tezgahtar Zare?" diyerek dalıp gidiyor Şemsettin Bey, "Saatlerce müşteriyle ilgilendiğini ve işini ne kadar saygıyla yaptığını anlatamam size!"
Mağazasının ünlü liste kalabalık: İspanya Kralı Juan Carlos'tan Gorbaçov'a, Hillary ve Chelsea Clinton'dan Madline Albright'a -dükkanda yoğurtlu kebab yemiş- eski İtalya Dışişleri Başkanı Alberto Dini'den Helmut Kohl'e; Yul Bryner'dan Sean Connery'ye; liste sürüp gidiyor. İşin püf noktasını soruyorum; cevabı: "Doymayı, bereket görmeyi kalben isteyeceksiniz. Ne müşteriyi, ne de parayı küçümseyeceksiniz."
35 yıldır çarşıdaki Cebeci Han'da bakırcılık yapan Trabzonlu Tevfik ve Nizam Çolak kardeşler her nevi eskiyi onarıp parlattığı gibi üretim de yapıyorlar. Bir keresinde 800'den fazla semaver yaptığı günleri unutamıyor Tevfik Usta. Dükkanının içi bakır cenneti. Sekiz yıldır her hafta dükkanı bir Fransız öğretmen ziyaret eder ve alışveriş yaparmış; artık memleketine dönmüş. Türklerin pek bilmediği, yabancıların bizden daha iyi tanıdığı Cebeci Han halıcıdan bakırcıya pek çok meslek grubunu barındırıyor. Gemi malzemelerinden yeni tasarımlar üreten Rıza Yüzbaşıoğlu "Türkler beni tanımaz, müşterilerim yabancılardır, doğrudan yurtdışına yollarım, onlar da orada üretirler" diyor. Koca geminin pervanesini ters çevirip cam bir masa yapmış, bir yandan lambalarını, süs eşyalarını gösteriyor.
Yoldan geçerken iki üç çeşit yabancı dil denemesiyle sizi dükkanına çekmeye çalışan Ahmet, neredeyse tüm çarşı boyunca eşlik etmeye kararlı. Cevap vermemenize rağmen yılmıyor, susmuyor, çabasını sürdürüyor. İngiliz misin, Fransız mısın, İtalyan mısın sorularına "rahat bırakın lütfen" demeniz de yetersiz, çünkü "Türk müsünüz" diye bir başka soru geliyor arkadan. Türkçe konuşmanız çalışmasını biraz aksatsa da devamını getiriyor: "Size indirim yaparız". Kazara sorduğunuz bir malın fiyatı birden yarıya inse de kafanız karışıyor ve kaçıp gitmek istiyorsunuz. Ahmet gibi Mehmet, Hasan, Ali de sizi diğer sokaklarda aynı tarzda aklınızı çelmek için bekliyor. Kaçış yok, etrafa hiç bakmamaya başlıyorsunuz.
Mahmutpaşa'ya inişe yakın, Acı Çeşme Sokak'ta bir köşede öylece oturuyor. İsmini söylemek istemiyor, ama şu bir gerçek: Yarım asırdır orada insanları tartıyor; "kantarcıyım" diyor; "hayatımı hep bu işten kazandım, çocuklarımı okuttum ama sigortayı akıl etmemişim, neyse, topraklarımı sattım da sıkıntım yok.". 85 yaşındaki ismini gizleyen amca 51 yıldır aynı yerde insanların ağırlıklarının haberciliği görevini üstlenmiş... Üzerinde de yarım asırın ağırlığı var.
Bir zamanların tek büyük alışveriş merkezi Kapalıçarşı değişen çağa ayak uydurmaya çalışırken her köşe başında karşınıza çıkan farklı renkler ve çeşitte "mallarla" birlikte insan manzaraları da sunuyor. Fatih Sultan Mehmet'in fetihten kısa bir süre sonra yaptırdığı çarşı artık internette bile elinizin altında; isteyen alışverişini o havayı koklamadan yapabiliyor. Ayrıca kokunun peşinde çarşıyı gezmeyi tercih edenler eskisi gibi içinde kaybolmuyor, sokaklar ve cadde adlarının bulunduğu tabelaları takip ederek yolunuzu bulabiliyor.

Bugün 4 binden fazla dükkan, 40 han, 61 sokak ve 2,200 odadan oluşan bu dev çarşının, ilk yapıldığı zaman basit bir amacı varmış: Ayasofya'ya gelir kaynağı yaratmak. Bunu iki bedesten sağlıyormuş: İç Bedesten, bir başka deyişle eski Cevahir Bedesteni ile Sandal Bedesteni. İhtiyaçların zamana göre farklılığını gözünüzde canlanabilmesi için: Eski Saray'ın, yani bugün üniversitenin bulunduğu mekanın yakınına yaptırılan İç Bedesten'in ana amacı bez satılmasıymış; sonra bir yolu pamuk, bir yolu ipekle dokunan ve adına sandal denilen bir nevi kumaş satışına tahsis edilen Sandal Bedesteni eklenmiş. İç Bedesten'de, bir süre sonra zenginlerin mücevherlerini, kıymetli altın ve gümüş eşyalarını emanet ettikleri kasalar oluşmuş. Hatta zamanla unutulan ve mirasçısı çıkmayan mallar beytülmala kalıyormuş. Bir örnek: Abdülmecid devrinin Şeyhülislamlarından Mekkizade Mustafa Asım Efendi büyük servet topladıktan sonra 1846 yılında ölünce, İç Bedesten'de muhafaza ettiği kırk bin kese akçe, devlete intikal ederek bu para ile Ayasofya camii tamir ettirilmiş. Eskiden içinde 44 tane küçük, hücre tipi dükkan bulunan bedesten, bugün antika ve kuyum ağırlıklı; "mahzen" ya da "sandık" denilen küçük hücre dükkanlarsa vitrinlerin arkasında kayıp halde.
Gelelim Sandal Bedesteni'ne... Nuruosmaniye Kapısı'ndan girdiğinizde hemen solda yer alan Sandal Bedesteni'nin kubbesini, 12 fil ayağı ile 4 duvar taşıyor. Sandal Bedesteni, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun gümrük indirimleri devreye girip Avrupa endüstrisine teslim olununca yerli dokumacılığın çöküşüne tanıklık etmiş ve 1912'den itibaren esnaf düzeni de kaldırılınca iyice yoksullaşmış. 1914'te belediye burayı müzayede yeri haline getirilmiş. Bir zamanların cümbüşlü, insanda merak

uyandıran mezat yeri olarak kullanılan bedesteni Paris'in ünlü mezat yeri Drout'dan esinlenerek yapılmıştı. 1980'li yıllara kadar insanlar, tarihi bir atmosferde mezatın keyfini çıkardılar. Bugünse ne yazık ki, mimarisi dışında çarşının en sıradan yerlerinden; İstanbul'un sıradan pazarlarından farkı yok.
Kapalıçarşı için her iki bedesten, ilk yapıldığı yıllar göz önüne alındığında çarşının çekirdeğini temsil ediyor; bunlar zamanla yetmemeye başlayınca çevresinde tezgahlar, dükkanlar, açık pazarlar oluşuyor, üstleri tonozlu çatılarla örtülüyor ve yüzyıllar içinde çarşı büyümesini sürdürüyor. Çelik Gülersoy'un deyişiyle bir "yollar ve galeriler manzumesi" haline geliyor. Çarşıda eski ile yeni bir arada; mimari, sanatsal, kültürel, tarihi açıdan...
Çarşının yeni kahvesi Fescafe'de 21. yüzyılın dekoru eşliğinde kahvelerini yudumlayan turistler kendilerini şüphesiz rahat hissediyorlar. Tarih meraklılarıysa ünlü Şark Kahvesi'nde dinleniyor.
55 yıldır çarşıda kuyumculuk yapan Corç Vert, Antakya'dan İstanbul'a gelmiş. Vert, Osmanlı bürokrasisinde önemli görevler üstlenmiş bir Paşa torunu. Arapça, Rumca, İtalyanca, İngilizce biliyor. Çıraklıkla başladığı ve okurken ustalaştığı mesleğinde yüzün üstünde insan yetiştirmiş. Her biri bugün Avrupa, Amerika, Avustralya'da kuyumculuğu sürdürüyorlar. "Burası Türkiye mozayiğidir" diyor: "Sadece kuyumda değil bütün mesleklerde burada aynı modeli yapan insanları düşünün. Burada Erzurumlu ustayla İstanbullu ustanın aynı dediğiniz modelleri farklılaşır, çünkü onların ruhunu taşır, bunu da gören görür."
Hanlar, caddeler, sokaklar, gözünüzü alan dükkan vitrinleri, tezgahlar... Yüzölçümü 30,7 hektar olan dev bir fanus. Depremler, yangınlarla daraltılan, yeniden inşa edilen Kapalıçarşı. Şemsettin Şengör 27 Kasım 1954 akşamını unutamıyor; eve dönüp çarşının yandığı haberini aldığı o akşamı. Beyazıt'a koşarak gelip kocaman bir fırının içinden döne döne çıkan ateşi görmesini... Tamiri 5 yıl süren bu yangın, çarşıda yaşanan en son felaket ve bu olayın canlı tanığının ağzından tasviri "Çarşı kara bir mezarlığa dönüşmüştü."
Elazığlı Muhlis Günbattı'nın yaşamı 1955 yılında burada şekillenmiş. Her işi yaparak bugünlere gelmiş; O da eskiden yabancı müşterileri geldiğinde Sabetay'ı Mişo'yu çağırırmış; onlar da aracılık edip satışa yardım ederlermiş. 1970'lerde başladığı yabancı dil eğitimi sonrası sırasıyla İsveççe, Almanca, İtalyanca, İngilizce öğrenmiş. Her şeyin mübah olduğu dönem, 1970'lerin ortalarından itibaren başladı, diyor. Bir zamanlar mobilyadan, giysiye, ayakkabıdan, çamaşıra, takıdan, yorgana, festen şapkaya "yok yok" diye nitelenebilecek çarşı alışverişin kalbi niteliğinden biçim değiştirse de özgün yanını korumasıyla varlığını devam ettirebilir, diyor. En çok özlediğiniz ne diye sorunca müşteriye saygılı, adam gibi davranılması, cevabını veriyor. "Çok kere müşteriye 5 saat hizmet verdiğim oldu, sonunda da kusura bakma, karar veremedim diye gitti müşteri. Ben insanların buraya rahatça gelebilmesini istiyorum." Renk renk kıyafetleri, hüzünleri ve neşeleriyle insanlar burada dolaşıyor. Aynı dün olduğu gibi.
Halılar, kilimler, bakır malzemeler, şapkalar, tişörtler, çantalar, dizi dizi altın bilezikler, taşlı taşsız yüzükler, kolyeler, döviz büroları, altın ve hisse senedi piyasasında koşuşturan "işadamları", kumaşlar, dansöz kıyafetleri... Kapalıçarşı, her şeye rağmen, hala sessiz sedasız, Türkiyenin unutulmuş el sanatlarını, zanaatlarını, kültürünü, yaşam tarzını yansıtıyor. Beyazıt Kapısı'nın üzerindeki II. Abdülhamid tuğrasının altındaki "El-kasibu Habibullah" yani "Tanrı ticaret yapanı sever" yazısını dikkat ederek içeri geçin ve dünyanın en büyük çarşısında alışverişin keyfini çıkarın.


Felaketler tarihçesi

Uzun bir geçmişe sahip olan Kapalıçarşı'nın tarihi ne yazık ki bir felaketler
manzumesine benziyor:

1. 1451-1481: Fatih Sultan Mehmet tarafından çarşının çekirdeği oluşturuldu.
Çekirdek başlangıçta Beyazıd Kapısı'na yakın İç Bedesten ile Nuruosmaniye Kapısı'na yakın Sandal Bedesteni'nden ibaretti. Ama kısa sürede etrafını sergi ve tezgahlar çevreledi.
2. 1546, yangın: Etrafı ahşap evlerle dolu olan çarşı zarar gördü.
3. 1589, yangın: Alevler çarşı içine atlamasa da tüm çevresi harap oldu.
4. 1618 ve 1652, yangın: Çarşı büyük tahribata uğratmasa her iki yangından da
geniş çapta etkilendi.
5. 1660, yangın: Bedestenlerde değişikliğe gidilmesine yol açtı; ahşap çatı ve kiremitlerle
kaplı bedestenlerin üstü kagir tonozla örtüldü.
6. 1695 ve 1701 yangın: İç Bedesten'de. Sadrazam Damat İbrahim Paşa,
Sandal Bedesteni'ni onarılmasını sağladı.
7. 1750, yangın: Mercan Yokuşu'ndaki yangın çarşının içine sıçradı ve büyük zarara yol açtı. Tarihte ilk kez yeniçeriler çarşıyı yağmaladı. Çarşının güvenliğin sembolü olması ilk kez
zedelendi.
8.1766, deprem: Çarşı'da onarım gerektirdi.
9. 1791, yangın: Uzun Çarşı Caddesi'nde çıktı, çarşının dış tarafındaki han kısımlarını yaktı.
10. 1826, yangın: Hocapaşa'da çıktı; çarşıyı tahrip etti.
11. 1894, deprem: İstanbul'u etkileyen büyük deprem çarşıda bir çok kubbe ve tonozun yere inmesine neden oldu. II. Abdülhamid dönemine rastlayan bu deprem sonrası, çarşının sınırları daraltıldı. Beyazıt ile Nuruosmaniye arasını birleştiren ana cadde olan Kalpakçılar'ın
iki ucuna birer kapı yaptırıldı.
12. 1954, yangın: Çarşı'yı neredeyse tamamen kül etti. Onarım çalışmaları beş yıl sürdü.
1980'li yıllarda Çarşı yeniden onarım ve bakımdan geçti.