Kapalıçarşı İstanbul'un çok önemli bir parçasıdır.
Her ne kadar kendine has özellikleri varsa da
Kapalıçarşı asla İstanbul'dan ayrı bir parça olarak
değerlendirilemez. Aşağıdaki yazısında Gürol Sözen Martıların Istanbulu isimli kitabından yola çıkarak
bu ayrılmazlığı vurguluyor.

main
index
Her gün kumaşını yeniden dokuyan İstanbul'u günübirlik yolculuklarda tanımanın olanağı yok. Çünkü İstanbul yüzlerce yıldan beri kendini, servinin, erguvan ağaçlarının, manolya ve nilüfer çiçeğinin arkasında saklıyor. Belki de Bizanslı mozaik ustasının ya da nakkaşın gölgesinde. Aslında, nazlı İstanbul, ayrıntıların büyük uykusunu demlendiriyor. Kentin her kapısı, önce büyük bir dehlize ve sonra yarı karanlık, küf kokulu sandık odalarına açılıyor."
"İstanbul bu odalarda. Küçük mazgal demirinden süzülen mavi ışık altında İstanbul'un gizemi, bir bakıma sizin hünerli ellerinize bağlı. Ama pencereden süzülen mavi ışığın bir de bekçileri var. Onlar martılar. En iyisi martıların peşine takılmak."
"Martıların İstanbulu" kitabının arka kapağında bunlar yazılı. Bir başka alıntı da kitabın giriş yazısından: "Su, sonsuzluktur. Korkusunu binlerce yıl önce yenen insanoğlu dağ başlarından ovalara, su kıyılarına göç ettiğinde derin suların tadına, albenisine kaptırmıştır kendisini.Su, öyküdür, masaldır, sevda sözcükleridir, düşlerdir. Su kıyısına otağını kuran kentler ise tam anlamıyla curcunanın içinde bulur kendini. Gece ve gündüzleri allak bullak olur. Savaşlar olmasa, tarih yazıcılarının elleri ayaklarına dolaşır. Sular kenti İstanbul'un da tarihi yazılmıştır. İşretten ayılan kimi tarih yazıcıları, biraz kıskançlık biraz da imparator ya da sultan korkusundan eteklerini toplayıp sefere katılmış ve bu arada İstanbul'u yazmışlardır.İstanbul ise tarihini yazamayan doğanın ustalığına, tarihini yazan insanoğlunun yazgısına hiç üşenmeden kapılarını açar.Bu nedenle İstanbul'un serçeleri, ölümün başucundaki serviye de sevincin, coşkunun üzerine de konarlar."
Aslına bakılırsa, yeryüzünün hemen hemen her kentinde serçeler var. Bir kentin serçesi, güvercini farklı değil diğer kentin serçe ve güvercininden. Peki, farklı olan ne?
Sanırım, kentin coğrafyası onları başka kılıyor. Sözgelimi, Mimar Sinan'ın Süleymaniye'sine konan serçe, minareleri arasında eğriler çizen güvercinler, martılar onlara başka anlamlar yüklüyor.Bu nedenle "herkesin kendi İstanbul'u vardır ve kendi tezgahında onu dokur."
İstanbul'u yaşanır kılan, su kıyısında olmasının ötesinde iki büyük imparatorluğa kaynaklık etmesidir. Bizans ve Osmanlı çağı İstanbul'u bu nedenle yoruma açıktır. Serçeler, güvercinler, kum kumrular, martılar hem Hristiyan hem de Müslüman İstanbul'una hizmet ederler. Aslında onların kutsal dünya ile ilgileri yoktur ama onlara sahiplenenler bırakmazlar peşlerini!..
Serçeler, güvercinler, kumrular ve martılarda İnsanoğlu'nun bu açmazını idare eder, giderler.
İstanbul'un gündelik yaşamında en çok görünen şey karmaşadır. Nerede olursanız olun, her bir yana akan taşıtın yanı sıra kalabalığı sırtınızda, omuzunuzda duyarsınız!.. Yaş hiç önemli değil, kundaklısı, emziklisi, çekiştire çekiştire yürüyenlerinden, gencine ve yaşlısına değin herkese rastlarsınız sokak ve caddelerde.
En olmayacak bir yerde şaklatılan ağız ve kamçı sesiyle bir atlı araba geçiverir. "Değmesin yağlı boya!" uyarısı ile bir kenara sıçramanız da işin cabasıdır.
Biraz Bizans'tan, çokça Osmanlı ve Cumhuriyet'ten çeşitli örnekleri burun buruna yaşarsınız.

Sabahleyin taze kanla yola dökülenlerin, akşam dönüşü salimen eve ulaştıklarında, "Bir kıyı kentinde sakin yaşamanın zamanı geldi ve geçiyor" demesi bundandır. Kentlilerin özlemle dilediği bir kaçıştır bu. Oysa garip bir göç olayı sinema şeridi gibi akmaktadır. Dengi ve azığını sicim ile sıkıca bağlayanlar İstanbul'a gelirken, yazlık giyisileri , paket paket sigaraları, neskafe stokları ve kitaplarıyla ikinci bir konvoy maviye ve yeşile doğru yol almaktadır..."Birinci göçü gerçekleştirenler mutlu mu bilemem. Ama toprağı bol İstanbul'un coğrafyası onların elinde kimlik değiştirmektedir. Göçülen toprakların özelliği, birikimi ne yazık ki hiçbir anlam ifade etmez onlar için. Öğrenecekleri, uyacakları, koruyacakları hiçbir kural yoktur.Bu bir kuşatmadır, yoketme

yolunda alınmış bir kuşatma. Konuyu saptırmak için "yurttaş hakkı ve kuralları" diye düşünürseniz, kimse kimsenin önüne engel koyamaz ve toprak, kimsenin tapulu malı değildir. Ama bir gerçeği unutmayalım: Çağlar boyu savaşan toplumlar fethettikleri toprakların kültürüne sahip çıkmışlardır. Çünkü uygarlık, kuralsız yaşamak değil, gidilen toprağın suyuna uyum sağlamaktır. Hele bu kent İstanbul ise.
Peki ya "bir kıyı kentinde sakin yaşamak" isteyenlerin göçü?
Onların da bir çoğu "bizim site, bizim kooperatif" başlığı altında gündemdeki yerini almaya devam ediyorlar. Zeytinliği yok edip "zeytinevler", koyları yokedip "altın kum sitesi" ni kuruyorlar.Ama bir kuşkum var: Sakın onlar da daha önce kente göç etmişlerden olmasın!
Sonuç, kimseyi karalama, küçümseme değil. Kim olursa olsun, binlerce yıldan beri her toplum, yer değiştire değiştire yol almış. Ayakta kalanlar, anıtları ile ünlenmişler, şiirleriyle, şarkılarıyla coşup eğlenmişler. Bergama, Döşemealtı, Karapınar, Yörük adıyla anılmışlar dokudukları kilimlerde. Karahisari, Lovni, Karamemi, Mercan usta olarak İstanbul'un bulutuna birer nişan kondurmuşlar... İşte İstanbul'u binlerce yıldan beri ayakta tutan gerçek . "İstanbul bir sofradır... Eğer yeme içmeye düşkünseniz ve çilingir sofranızda damak tadına önem veriyorsanız, yolunuz mutlak Mısırçarşısı'na düşecektir. Öyle aceleye gerek yok. Önce Yeni Cami'nin güvercinlerine bir avuç yem serpin. Güvercinlerle bir dünya çizin kendinize. Güvercinlerin kanatları arasından köprüyü (yeni köprü değil), Galata Kule'sini seyreyleyin. Boğaziçi'ne doğru, dumanını savurta savurta süzülen yolcu vapurlarına da bakın...
İstanbul telaşa gelecek bir kent değil. Ayrıntı da bin çeşit tat alırsınız İstanbul'da. Genelini sevmeyebilir, yorgunluğunuzu cefaya dönüştüren yolculuklardan nefret edebilirsiniz.Ama İstanbul kolay vermez kendini ele. Sabırla ve inatla ya da beklenmedik anda üzerindeki giyisilerini çıkarıverir. Hani güzellik tanrıçası Afrodit gibi değil. Sularında yetiştirdiği nilüfer çiçekleri gibi. "Mısırçarşısı, aslında göçün birleştiği yerdir! Kapalıçarşı da öyle... Peki ama nasıl bir göç?
"Kenevir ve keten yağı Mısır'dan, üstübeç Venedik'ten, balmumu Eflak, Boğdan ve Ruscuk'tan, kumaş Londra, Venedik, Avusturya, Hollanda, Paris, Marsilya ve İran'dan, kürk Rusya'dan....Biraz da yiyecek, içeceğe örnek verelim: Baharat Mısır, Arabistan ve Doğu Hint Adaları'ndan.Bal Eflak, Boğdan ve Varna'dan. ?eker Mısır'dan, kahve Mısır ve Yemen'den.
Peki İstanbul nereden?....
Binlerce yıl öncesinden, demek daha doğru olur sanırım. Yediği, içtiği, gördüğü her şeyi içine sindirip yeniden yarattığı için...

Not: Alıntılar, Martıların İstanbulu kitabı. Türkiye İş Bankası 1999.