Kapalıçarşı ve civarının esnafı,
genç kızlar, anneler, babalar onun bir bakışını, iki kelimesinin yolunu kollarlardı.
Koca kafalı, cüce bedenli Hasan Bey nerdeyse
evliya muamelesi görürdü
.

main
index
Bazı kişiler vardır ki; ünlerini, ortaya koydukları yapıtlarla ya da yetenekleriyle değil de, kent ikonografisine kattıkları renklerle kazanmışlardır. Ama bu kişilerin kazandıkları ünler günümüzdekinden çok farklıdır. Onlara ün para, şan,

şöhret değil, yalnızca kuru bir tanınmışlık getirmiştir. Hatta bir çoğu yoksullukla örtüşen bir sefillik içinde sessiz sedasız yaşama veda etmişlerdir. Ne yaşam öyküleri ne de mezarları bilinir. Yalnızca tanınmış olmakla yetinmişler, kent ikonografisine unutulmaz renkler ve espiriler armağan etmişlerdir.
1955 yıllarında İstanbul'a gelen bir grup yabancı gazeteci kentin on meşhurunu seçer. Kimler yok tur ki bunlar arasında: Çıplak Mustafa, Oturaklı Selih, Torbalı Hüseyin, Acem Rıza, Arap İsmail, Düğümlü Dede, Eğri Kılıç Memiş Paşa ve Deli Hidayet...
İstanbul'un yarım asır öncesinin bu on ünlüsünü ansiklopediler, kitaplar yazmaz. Onları yaşatacak anıtlar ya da heykeller de yapılmamıştır. Bir kaç gazete küpürü dışında geride bıraktıkları hiçbir şey yoktur. Yaşamları da ölümleri de sessiz ve kimsesiz olmuştur.
Peki bunlar nasıl olmuş da ünlenmişler, tanınmış kişiler olmuşlardır. Hepsinin ayrı bir öyküsü, kendine özgü bir yaşam biçimi vardır. Tek ortak yanları da tümünün mecnun -hadi açıkçası söyliyelim biraz deli- oluşundandır. Örneğin Düğümlü Dede'nin tüm giysileri düğümlerden oluşmuştur. Memiş Paşa ise tüm kent sokaklarını beline taktığı kılıçla başı kabak, yalın ayak dolaşmıştır. Paşalığı da beline taktığı kılıcından gelmektedir. Yoksa askere gittiği bile kuşkuludur. Ama istanbul halkı ona paşalığı yakıştırmış, öyle tanımış, öyle sevmiş ve belki de öyle alay etmiştir.
Yaşı yarım asrrı devirenler İstanbul'un bir diğer marjinallerini de iyicene anımsarlar. Örneğin Galata Köprüsü'nden tutun da, Dolmabahçe Saat kulesine dek her bir şeyi saf vatandaşlara satan Sülün Osman'ı; devasa cüssesiyle eski Galata Köprüsü altında piyango bileti satan Uzun Ömer'i; ya da onun meslektaşı Cüce Simon'u; arabasından giysilerine dek her bir şeyi sarı-kırımzı olan Karıncaezmez Şevki'yi anımsamamak kolay mı? Daha dün gibi, her biri kentin en işlek mekanlarında karşımıza çıkar, ya bir piyango biletini ya da tramvayı birilerine satmak için büyük bir yaşam savaşı veremezler miydi? Şimdi tümü birer tarih değillerse de birer anı oldular. Yalnızca istanbul'a kattıkları renkler ve espirileri kaldı geride.
İstanbul'un bir diğer ünlüsüyse Pazarola Hasan Bey'di. Belki de en ünlüsü o idi. Bir elli yıl öncesinde; Divanyolu'ndan tutun ve Kalpaçkçılar tarikiyle Beyazıt ve Kapalıçarşı'nın içinden geçerek Şehzadebaşından, Vefa'dan, Unkapanı'na kadar bir cevelan yapın ve yolda rastgeldiğinize, bütün esnafa ve yedi yaşından yetmiş yaşına kadar, kadın, erkek, çoluk çocuk herkese sorun; Hasan Bey'i gayet iyi tanırlar. Fakat yine bunlardan birine söz gelişi memleketin ilim ve irfan adamlarından bazısını sorun, tanımazlar ve tıpkı bilmece halleder gibi , bu sorduklarınızın canlı mı, cansız mı , yenir mi, yenmez mi diye onlar da size bir soru sorarlar...
Peki her Allah'ın günü ceridelerin, mecmuaların sayfalarına konuk olan, muhabir ve muharrir tayfasını peşinden koşturan, ünü yalnızca İstanbul'da değil, tüm ecnebi diyarlarda bile duyulan 20'li, 30'lu, 40'lı ve hatta 50'li yılların Türkiye'sinin en meşhur adamı olan bu Pazarola Hasan Bey kimdi?
Dedik ya, bu ünlüleri tarih kitapları yazmaz. Yaşam öyküleri de pek iyi bilinmez. Onlar hakkında tek kaynak, gelişigüzel çekilmiş bir kaç fotoğrafıyla, bir kaç gazete/mecmua küpüründen başka bir şey değildir. Ama yine de Pazarola Hasan Bey içlerinde en şanslıdır. Onun diğer mucnunlardan bir adım daha fazlası vardır. Çünkü adına tiyatro oyunları yazılmış, operetler bestelenmiş, destanlar düzülmüştür. Bu da az şey olmasa gerek. Pazarola Hasan Bey kentin maskotu, esnafın uğuru, halkın umuduydu. Her gittiği yere bereket, her selamı bir niyetti. Özellikle esnaf her sabah dükkanı açarken onun bereketinden de, uğrundan da nasibini almak için adeta yarışırdı. Yalnızca esnaf mı? Kısmeti açılmamış gelinlik kızlar; feleğin sillesini yemiş acılı-kırgın analar; isteyip de bir türlü çocuk sahibi olmayan yaşı geçkin kadınlar; marazlı çocuklarına deva, dertlerine çare arayanlar yalnızca bir kez selamını almak için az mı çaba sarfederlerdi? O bir bakıma seyyar türbe, çatısız dergah, her bir niyet için çaput bağlanan dalsız, gövdesiz bir ağaç, bir uğur, onun da ötesinde nice dertlerin, yoksullukların bereketi ve umuduydu da...

Çelimsiz, zayıf, hastalıklı ve hatta cüce denilebilecek kadar küçük bir bedeni, buna karşılık da oldukça büyük , heybetli olarak tanımlanacak bir başı vardı. Başının üzerinde "Maşallah Hasan Bey" yazan abani bir sarık bulunurdu. Sarığın bir kenarında kimi zaman bir karanfil, bir gül ya da en azından yeşil bir yaprak yer alırdı. Gün boyu kısa bacaklarının elverdiği oranda küçük adımlarıyla istanbul'un sokaklarını adımlar, her önüne gelene mesleğiyle ilgili olarak "Pazar ola kahvecibaşı", "Pazar ola dilencibaşı", " Pazarola hamalbaşı" diye bir selam verirdi.Onun bu selamından kimse gocunmaz, aksine bu uğur saydıklarından selamını almak için sıraya bile girerlerdi. Hele hele bu selam bir esnafın dükkanını kepenklerini açtığı ana rastgelirse bir kat daha makbul sayılırdı. Her sabah esnaf kepenklerini açarken adeta Pazarola Hasan Bey'i selamını almak için dua bile ederdi. Tüm esnaf elinin dediği yere Hızır Aleyhisselam'ın eli değimiş gibi bereket getireceğine inanırdı. Özellikle de seyyar esnaf için o, bir ermiş, bir pirdi. Onun için seyyar esnaf onun selamını almadan tezgahını açmaz, dükkan sahipleri de"Pazar
ola dükkancıbaşı " lafını duymadan kepenklerini kaldırmazdı.
Pazarola Hasan Bey için, büyük/küçük, ünlü/ünsüz, fakir/zengin, Müslüman/Hıristiyan, siyah/beyaz, kadın/erkek diye bir ayırım yoktu. Herkes onun için birdi ve Allah'ın bir kuluydu. Rastgeldiği bir dilenciye "Pazar ola dilencibaşı" dediği gibi, kimi zaman karşılaştığı vali ve belediye başkanı da hiç çekinmeden "pazarola valibaşı" ya da "Pazar ola belediyeninbaşı" demekten geri kalmaz, ve işin garibi bu kişiler tarafından da selamı, uğur diye alınırdı.
Pazarola Hasan Beyi kimi derviş olarak tanımlardı. Doğrusu ya onun da İstanbul'da girmediği tekke, bilmediği türbe yoktu. Hatta bir gazeteciye Rufai tarikatından olduğunu bile söylemişti. Yalnızca selamı değil, esnafa söylediği sözlerde bir başka sekilde yorumlanır ve hep hayra işaret olarak değerlendirilirdi. Halkın bir çoğu başının büyüklüğünden dolayı aklının da çok büyük olduğuna inanır, büyük beyinden büyük hikmetler çıkacağını söylerdi.
Pazarola Hasan Bey'in hiç bir belirli işi ve geliri olmadığı halde kimseden de para almaz, ancak cebine gizlice ya da zorla konan paraları da geri çevirmezdi. Esnaf onu uğurlu saydığından bir kahve içmeye davet eder, ama o her yere girmez; canı istediği yerde kahvesini içer, ve hemencecik de giderdi. Ama girdiği her yerde bir ağa, bir paşa gibi ağırlanırdı.
Sokaklarda gezinirken bile yanından kalabalık hiç eksik olmazdı. Özellikle çeşitli sorunları olan kadınlar onunla konuşmak, ya da kendilerine uğur götürecekleri bir sözü duymak için peşini bırakmazlardı. Gelinlik çağına girmiş kızlar ise onun kendilerine bakmasını isterler, böylece kısmetlerinin açılacağına inanırlardı.
Ama Pazarola Hasan Bey, belki de itibarının zedeleneceğinden, ve belki de karşısındakileri tedirgin edeceği düşüncesinden çok konuşmaz, çok oturmaz; bir kahve içimi oturur ya da selamını verdikten sonra, başını alıp kentin bir başka sokağına, bir başka semtine doğru giderdi.
O yalnızca bilinen selamını vermez, sevdiği kişilere şaka bile yapardı. Örneğin Şehzadebaşı'ndan geçerken ünlü tiyatrocu Kel Hasan'a takılmadan edemezdi. önce "Pazarola tiyatrocubaşı" derdi sonrada "Sakın süpürgeni çaldırma, sonra masrafa girersin " diye de takılırdı. Bilindiği gibi Kel Hasan her oyununa süpürgeyle çıkar, onsuz yapamazdı.
Sokakların maskotu, esnafın uğuru, dertlilerin dermanı, kısmetsizlerin kısmeti olan Hasan Bey'in onca ününe karşın yaşam öyküsünü pek bilinmez. Bir araba kazasından sonra uzun süre evine kapanan Hasan Bey'i sonunda bir gazeteci merak ederek evini gider. Onu babası karşılar ve Hasan Bey'le ilgili şunları söyler:
"Efendim Hasan'ımın başından geçen araba kazası nedeniyle biraz kendine durgunluk geldi. Onun için sık sık sokağa çıkamıyor. Ama ziyaretçileri eksik değil. Allah razı olsun, Türk'den, Rum'dan, Yahudi'den, Ermeni'den her gün bir çok ziyaratçiler gelip ellerini Hasan'ımın ellerine sürüyor ve o gün karlarının açık olması için duasını alıp gidiyorlar".
Yine 1957 yılında yapılan bu röportajdan Hasan Bey'in 45 yaşında olduğunu ama 25'inde gösterdiğini, bir kaç yerde iradı olduğunu, annesini iki aylıkken yitirdiğini, Unkapanı civarında Atlamataşı'nda küçük bir evde oturduğunu öğreniyoruz. Sonrası, hep bilinmezliklerle dolu... Pazarola Hasan Bey yalnızca dergi ve gazetelere konu olmamış, onun ötesinde adına tiyatro oyunları yazılan, operetler bestelenen bir kişi de olmuştu. Tiyatrocular da onun uğur ve bereketine inanmışlar, ya da onun popülerliliğinden yararlanmak istemişlerdir. 20'li ylların başında çıkan bir tiyatro ilanında adına yazılan oyun şöyle tanıtılır:
"İki saat bilafasıla gülmek ve eğlenceli vakit geçirmek ve memleketimizin büyük artistlerini birarada görmek isteyenlere Cuma günü Şehzadebaşı'nda Şark Tiyatrosu'nda Eyüb Sabri Bey müsameresinde Komik-i Şehir Hasan Efendi, Naşit Bey, Balı Rıza Efendi, İsmail Efendi'nin iştirakiyle oynanacak olan emsali görülmemiş mükemmeliyette Pazarola Hasan Bey piyesinin temaşasınını tavsiye ederiz. Tafsilat el ilanlarındadır."
Elden ele dolaşan bir Pazarola Hasan Bey destanı
Pazarola Hasan Bey'in tiyatrodaki serüveni bu oyunla bitmez. Darülbedayi yanı bugünkü istanbul Şehir Tiytarosu bu oyunun ardından maskeli olarak Osman Cemal Kaygılı'nın yazdığı Pazarola Hasan Bey adlı bir revüyü sahneler. Bu revü daha sonra Ferah Tiyatrosu'nda bir kez dana sahnelenir. Pazarola Hasan Beyi ise bu revüde, Münif Fehim üstadın yaptığı büyük karton bir maske ile temsil edilir. Rol arkadaşları ise Vali Doktor Emin Bey ile İstanbul'un tanınmış diğer kişileridir.
Artık Pazarola Hasan Bey'i yalnızca İstanbul sokakları değil, tiyatro sahneleri de tanımaya başlar. Ressam, müzisyen ve estetikçi Rasih Sonat bu kez de Ankara'da başrolda Pazarola Hasan Bey olmak üzere bir revü tertipler. Bu revü uzun süre kapalı gişe oyanar ve yılların ressamı Rasih Sonat, bu revüden sonra Revücü Sonat diye anılmaya başlar. Kısacası Hasan Bey'in bereketi esnaftan sonra tiyatrocuları da ihya etmeye başlar. Pazarola Hasan Bey'in ünü öylesine yayılır ki, herkes ondan biraz uğur, biraz bereket
birazın da ötesinde çıkar sağlamak için kolları sıvar. Bu kolları sıvayanlardan biri de İstanbul'lu bir yayıncıdır. O da fırsatı kaçırmaz. Pazarola Hasan Bey diye bir mizah gazetesi çıkarır ve uzun süre bu gazeteyi yayınlar.
Bu furyadan köprü üstü destancıları da nasiplerine düşeni alırlar. Onlar da yazdırdıkları Pazarola Hasan Bey destanlarını neredeyse yok satarlar. Gün gelir Pazarola Hasan Bey İstanbul sokaklarında görünmez olur. Tezgahlar biraz daha ağır, kepenkler biraz daha isteksiz açılır. Nice karşılıksız selamlar, uğur ve umudun içine yerleştirilir. Kısmet bekleyen gelinlik kızların bakışları yanıtsız, deva bekleyenlerin devaları karşılıksız kalır. Bir umut ya gözler hep bu koca başlı, çelimsiz bedenli küçük adamı arar.
Sonra... Öldüğü rivayet edilir. Derken rivayet gerçek olur.
Kimbilir mezarı nerededir? Nereye gömüldüğü hakkında da hiç bir bilgi ya da haber yoktur. Eğer bilinmiş olunsaydı, muhakkak ki birileri onu türbeye çevirerek yoksul ve acılı insanlara umut ve uğur dağıtmaya devam edecekti.
Yine başa dönelim: İstanbul sokaklarının bu bilinmeyen tanınmış kişilerini tarihler yazmaz; çoğu zaman onları kent belleğinin kütüğü bile kabul etmez, unutulup giderler...
Onlar sanıldıkları gibi ermiş ya da akıllı değillerdir. Ama deli hiç sayılmazlar. Umudun ve yoksulluğun tükettiği çarenin içinde bir umut, beklentileri boşa çıkarmayan yalancı bir tesellinin gönüllü taşıyıcıdırlar...Kısacası bir kentin adsız ünlüleri, yaşanmışlıklarla bezenmiş bir kent ikonografisinin içinde solmayan renkleridirler...
Tıpkı Pazarola Hasan Efendi gibi..