Rıza Yüzbaşıoğlu,
Kapalıçarşı'ya deniz
esintilerini getiren adam.
Cebeci Han'da gemi aksamını yaşama iade eden Yüzbaşıoğlu dükkanını kapatınca
yerini
alacak kimse yok.


Cebeci
Han, Kapalıçarşı'nın hayhuyu içinde bir vahadan farksız. Genişçe, serin, nispeten
sakin, halkı hayatından memnun bir avlu. Çarşı'ya has türlü zanaatın temsilcileri,
bu büyükçe avlunun çevresine fırdolayı dizilmiş. Bakır eşyalar, halı ve kilimler,
örtüler, sehpalar, hediyelik eşya, dansöz giysileri satan dükkanların arasında
bir dökümhane, bir kahve ve bir kebapçı da var. Bir de, garip ama güzel objelerin
sergilendiği bir dükkan. Uskurlar, dümenler, lumboz kapakları, pervaneler, çanlar,
saatler, fenerler, Rıza Yüzbaşıoğlu'nun dükkanının vitrinine yerleştirilmiş,
önüne serpiştirilmiş. Ağaçların gölgesindeki bir masa da, dükkanın "çeşit"lerinden
biri. Bir geminin uskuruyla dümeni yerlerinden kalkmış, daire kesimli bir camı
şapka gibi giyerek, oracığa, Cebeci Han'ın bir köşesine yerleşmiş sanki. Rıza
Bey, yüzünden nadiren eksilen ciddi ifadesiyle, ağzından hiç düşmeyen ve Temel
Reis'in piposunu hatırlatan sigarıyla, o masayı turistler hemen kapıverdiği
için, başka bir masada oturuyor. Sevdiği işi yapan adamların ruh huzuruyla...
Denizle ilgili objeler, deniz malzemesi satan başka mekanlar da vardır ama,
Rıza Yüzbaşıoğlu'nun dükkanı onlardan farklı. Buradaki eşyalar, ikinci el değil.
Rıza Bey'in sevgiyle yaptığı, bazen de kısmen yaptırdığı şeyler. Hepsini tek
tek dolaşıp hırdavatçılardan, gemilerin söküldüğü tersanelerden toplamış. Onun
için işin en önemli yanı, artık işlevini yitirmiş eşyalara farklı bir işlev
kazandırarak yeniden kullanılmalarını sağlamak. Vaktiyle dalgalarını yarmış
teknelerin parçacıklarıyla da olsa, denizi insanların evlerine taşımak. Bu parçacıkların
kimi "obje" haline girmiş, kimi de biraz bakım perdah görmüş ama eski
benliğini muhafaza etmiş. Yüzbaşıoğlu, bunlara daha fazla muhabbet duyar gibi.
Örneğin, çoğu sarı, bir-iki tanesi kara renkte lumboz kapaklarının az bir kısmı,
artık pırıl pırıl olsalar da, oldukları gibi bırakılmış. Çoğu ise, ayna işlevi
görmekte. Hepsinin ayrı müşterisi var. Rıza Bey'in esas müşterileri Kuzey Avrupalılar
ve Amerikalılar. Ancak son zamanlarda yerli müşteriler de çoğalmış. "Daha
çok, genç çiftler," diyor. "evlerine obje olarak alıyorlar."
Kimisi de hem omletini yeyip, hem de yumurtasını saklamak isteyen cinstenmiş.
Lumboz kapağının camını muhafaza ediyor, ama arka tarafa da ayna taktırıyormuş.
Neyse ki Türkler arasında da, müze açmaya niyetlenecek kadar çok sayıda deniz
hatırası sahibi, ciddi koleksiyoncu ruhlu kişiler de var.

Sadık
müşterilerinden biriyle, bir İsveçliyle, bir lumboz kapağı anısı var. Rıza Bey,
dedik ya, işine gönül vermiş, denize gönül vermiş biri. Arayıp bulup çıkarttığı,
özenle yenilediği gemi kaçkınlarını seviyor. Bazılarını daha da fazla. Lumboz
kapaklarından biri tekmiş, pek satmak istemiyormuş. İsveçli eski bir müşterisi
gelmiş, kapağı görmüş, almak istemiş. "Tek," demiş Rıza Bey, sırf
satılmasın diye fiyat yükseltmiş. Derken Kuzeyli, kapağın üzerindeki "Made
in Sweden" damgasını ve "1951" rakamını görmüş. "Nerden
buldun bunları?" demiş, "bizde bile yok". İtiraz kabul etmemiş,
almış gitmiş. "Ne yapalım?" diyor Rıza Bey, "Meraklı adam, saklanması
gerektiği gibi saklar." Emin bir müşteri yani, el emeğine göz nuruna saygı
gösteren cinsten, denize de yürekten bağlı.Şimdi de ayrılmak istemediği bir
başka şey var dükkanda. Avlunun ortasındayken sesini duyup büyülenmiştik. Bir
Rus
gemisinden alınma bir gemi çanı. Sarı, pırıl pırıl, kocaman bir çan. İnsanı
rüyalar diyarına, Xanadu hayallerine çeken bir sesi var. Dükkandaki çanların
en büyüğü, en güzeli, sesi en derinlerden geleni. Esas maddesi bronzmuş ama
alaşımına nelerin dahil olduğunu tam olarak saptayamamışlar. Anlaşılan ona o
semavi sesi, alaşımdaki meçhul maddelerin bileşimi sağlıyor. Rıza Bey, gülerek,
"400 dolar verdiler, vermedim," diyor. Olsun, elbette meraklı ve emin
bir müşteri çıkar, o çana karada bir başka yuva sağlar. Hatırı kırılmayacak
kadar eski bir müşteri. Çoğuyla aralarında karşılıklı itimada ve ortak deniz
aşkına dayanan bir dostluk oluşmuş.
Memleket, Giresun. Deniz aşkı oradan kaynaklanıyor diye düşünmeyin hemen, çünkü
ailesiyle İstanbul'a geldiğinde bir yaşındaymış. Onun deniz aşkının mekanı ve
kaynağı, İstanbul, özellikle de Yeşilköy. Genç yaşta dalmaya başlamış, hâlâ
dalıyor. Eskiden balık vururmuş, artık vurmuyor. "Öyle azaldı ki,"
diyor, "kıyamıyorum. Artık vurmak yok, sadece seyrediyorum." En çok,
küçücük, rengarenk balıkları seyretmeyi severmiş. Eskiden ibadullahmış, şimdi
ara ki bulasın. Ama Saroz Körfezi, bugün de eski zenginliğinin bir miktarına
sahip. En çok orada dalmayı seviyor. Teknesi eskiyince satmış, olsun. Arkadaş
tekneleriyle gidiyorlar. "Saroz," diyor, "Ege balıklarının yumurtalama
yeri." Yumurtlayan balıklar, en azından Rıza Bey'den yana gönüllerini ferah
tutabilir. Dedik ya, artık onları vurmuyor. Ama rakısının yanında şöyle nefis
bir mırmır balığı yemeye bir itirazı yok.