içindeydim. "Çölde Çay" filminin çekildiği doğal mekanlarda çay içip, çölün sonsuz kızıllığını seyredebilecektim. Öyle de oldu. Fas bir rüya gibiydi ve her yer sanki bir filim mekanıydı. Bu duygumu Faslı bir arkeologa anlattığımda, "Yanılmıyorsun" diye yanıtlamıştı beni. Evet, Fas gerçekten sinemacıların çok sevdiği mekanlara sahipti ve Fas'ta bir yıl içinde Amerikan ve Avrupalı yapım şirketlerinin çektiği filmlerin sayısı kırkı buluyordu. Buna bir de çöldeki sihirli mekanlar olan casalarda yani küçük köylerde çekilen çocuk filmlerini de katarsanız sayı elliye yükseliyordu.
Gerçekten bu rakamları kıskandım. Bir filmin ne denli etkin bir propaganda aracı olduğunu bizzat Ürdün'ün ünlü Petra'sını gezerken tanık olmuştum. Petra 'pembe kent' anlamına geliyor. Burası da bizim Kapadokya gibi çok eski yüzyıllarda insanların düşman kavimlerden gizlenmek için buldukları, kayalık, kapalı bir yer. Kayaların rengi de pembe. ?imdi bölge tümüyle turistik bir alan. Sabahleyin gezmeye başlıyorsunuz, akşama ancak bitiyor. Kentin içinde çok güzel lokantalar ve dinlenme yerleri var. Ürdün'ün gözbebeği bu yer, ben orada dolaştığımda Amerikalı zengin turist kaynıyordu. Bu müthiş ilginin nedenini az sonra öğrendim. Amerikalı ünlü yönetmen Steven Spielberg, bir macera filmi olan Indiana Jones'u bu mekanda çekmişti. ?imdi Indiana Jones'un çekildiği bu mekanın videolarını, turistler peynir ekmek gibi satın alıyorlardı. O zaman içim yanarak düşünmüştüm: Bir filim neler yapabiliyor…
Bunları neden anlatıyorum; can arkadaşım Rıfat Dedeoğlu bir ay önce bir sohbette bana "Kapalıçarşı'yla ilgili bir dergi çıkaracağını" söyledi ve "acaba Kapalıçarşı'nın mekan olarak kullanıldığı Türk filmi ya da yabancı film var mıdır?" diye sordu. Hemen kütüphanedeki kitapları karıştırdım, bu işi bildiğine inandığım kişilere sordum. Evet, koskoca Kapalıçarşı'nın mekan olarak kullanıldığı hiçbir Türk filmi yoktu. Sadece belgeseller vardı.
O da yokolup giden zanaatlar ve zanaatçılar üstüne yapılmış bir belgeseldi.
Doğrusu bu gerçek beni çok şaşırttı. Dünyanın en renkli mekanlarından biri olan Kapalıçarşı neden hiçbir filme girmemişti ya da neden burada yaşananlarla ilgili herhangi bir filim yapılmamıştı ?
Evet, İstanbul'un orta yerindeki bu çarşı henüz açılmamış bir Pandora Kutusu gibiydi. En güzel halıların, en güzel takıların, en eski ve kıymetli antikanın gelip geçtiği, en usta zanaatçıların yan odalarda altını ve gümüşü bir nazlı sevgili gibi işlediği bu muhteşem çarşı, bu insan sarrafı çarşı ne yazık ki, hepimizin ilgisi dışında, kendi içine kapanmış yıllardır yaşamını sürdürüyordu.
Neden bize böylesine yakınken, böylesine uzaktı?
Oysa beyaz atlı prensini bulan her genç kızın yolu bir kez olsun mutlaka Kapalıçarşı'ya düşerdi. Kaç nişan yüzüğü satılmıştı bu çarşıda, kaç yoksullaşan eski zengin buralarda en güzel pırlanta yüzüklerini rehin verip evlerine ekmek taşımıştı. Babasının elinden tutup getirdiği kaç küçük erkek çocuk, ilerde bir gün usta bir kuyumcu olma hayali kurmuştu?
Kimbilir ne gizli aile dramları, ne büyük sevdalar bu kapalı mekanın görkemli tavanında gezinip duruyordu? Altın tozlarının savrulduğu işliklerde kaç usta, kim bilir, kaç çırak yetiştirmişti?
Gece, el ayak çekildiğinde, dükkanların kepenkleri indirildiğinde, sessizlik ve karanlık içinde hangi eski zaman pirleri işe koyulur, birbirlerine hangi hikayeleri anlatırlardı?
Kimseler bilmiyordu bunu. Pek çok kişi için Kapalıçarşı döviz piyasasının ayarlandığı bir mekandan başka bir şey değildi. Oysa öylesine çok hikayesi vardı ki...
Ama bu hikayeler ne yazık ki, hiçbir filme, hiçbir romana yansımamıştı. Belki de Kapalıçarşı bunu istiyordu, hep kapalı ve biraz gizemli kalmayı. Bilmiyorum.
   

 

 

"Ama bu hikayeler ne yazık ki, hiçbir filme,
hiçbir romana yansımamıştı.
Belki de Kapalıçarşı
bunu istiyordu, hep kapalı ve biraz gizemli kalmayı"

Işıl Özgentürk

Ünlü İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci'nin Çölde Çay adlı filmini gördüğümde, "Bu filmin çekildiği çöllere mutlaka gitmeliyim" diye düşünmüştüm. Çöl bir büyücü gibi yeryüzünün bütün ölümlü kullarını kendine çağırıyordu. Sonsuz ve ürkütücüydü.
Bu nedenle üç yıl önce beni Fas'a götürecek uçağa bindiğimde heyecan